Kronolojik sıra ile yazmak ve oyun atlamamak gibi bir prensibe sadık kalma kararı almış olmam sebebiyle bu kadar zaman hakkında yazmadan beklemek bana bile zor geldi.
Sadece benim fikrim değil, belirgin bir biçimde birçok tiyatro seyircisi için bu senenin en iyisine geldi sıra. Yine bir Sheakspeare oyunu olan “En Kısa Gecenin Rüyası”na...
Öncelikle bilet alış hikayemden kısaca bahsetmeliyim. Çünkü bu oyuna bilet bulmak bu senenin zorlu uğraşlarından biri haline geldi.
Uzun zamandır ilk kez bir tiyatro oyununun kapalı gişe oynadığını görüyorum. Ve bu da beni inanılmaz mutlu ediyor.Sanırım bundan önceki son kapalı gişe oynandığını gördüğüm oyun İzmit Büyükşehir Belediyesindeki Hamlet idi.Bizim okulun kızları henüz üniversiteden yeni mezun olmuş Tardu Flordun, Serhat Tutumluer ve Barış Falay’ın oynadığı oyunu efsane haline getirip defalarca kez gitmişlerdi izlemeye.Aslında moda olan şeylere uzak durma huyumla tanınmış olan ben bile bir süre inat etsem bile sonunda bu akıntıya kapılanlar arasında yerimi almıştım.
Hey gidi günler...
Oyun ile ilgili yorumlarıma sahne tasarımından başlamalıyım. Moda sahnesindeki diğer oyunlardan farklı olarak bu oyunda sahne Büyük Salonun ortasına konumlandırılmış. Oyun seyircilerin karşıdan baktığı, yerden yüksek bir sahne yerine; seyircilerin ortasında kalan ve onlar ile aynı seviyede olan bir sahnede oynanıyor. Sanki ortaya bir meydan kurulmuş gibi, her iki tarafına ise tribün misali seyirci yerleri yerleştirilmiş. Mekanda bulunan beş ayrı kapı ile seyircilerin arasındaki basamaklar da aktif bir biçimde kullanılıyor. Tüm bunlar ile sahnenin alanı dagenişlemiş ve bu alanın içine seyirciler de dahil edilmiş. Bu yönüyle sahne tasarımı oyun süresince ortak bir biçimde bir rüyaya dahil olma fikrine de çok uygun bir zemin hazırlıyor.
Moda Sahnesinin diğer oyunlarından farklı olan bir başka nokta ise oyunun geniş kadrosu elbette. Diğer oyunlarda oyuncu sayısı konusunda daha minimalist tercihlerine alıştığımız mekan, bu defa 14 kişiye ulaşan bir kadro ile karşımızda. Kuruluşundan bu yana hiç aynı oyunda görme şansı bulamadığımız Onur Ünsal ile Mert Fırat'ı da 3. yıl şerefine ilk kez bir arada izleme fırsatını yakalamış olmamız da bu oyunu farklılaştıran bir diğer özelliği elbette. Onlara sahnenin diğer oyunlarında da izlediğimiz Timur Acar, Didem Balçın, Melis Birkan, Murat Tüzün, Volkan Yosunlu, Ezgi Coşkun, Çağlar Yalçınkaya, Mert Şişmanlar, Hasan Demirtaş ve Alper Baytekin eşlik ediyorlar. Hermia rolündeki Beyza Şekerci ile, Nick Bottom rolündeki Caner Erdem'i ise bu oyunda ilk kez izledim, sanıyorum Moda Sahnesindeki ilk oyunlarıydı.
Gelelim En Kısa Gecenin Rüyası ile ilgili asıl söylemek istediklerime....
Bu oyun benim gibi dünyadan umudunu kesmek için önüne serilen onca nedene karşın hala güzel bir dünya için hayal etmekten vazgeçmeyenler için tutunacak bir dal gibiydi. Bu açıdan öyle doğru bir zamanda girdi ki hayatımıza. Tüm hayal kurmaktan vazgeçmeyenler için ortak bir rüyaya açılan kapı gibi. Sanki hepimiz Matrix'te aynı renkli hapı yutmuşuz gibi bir meydanın ortasında ve hatta bir ormanın içinde hayale daldık.
Moda Sahnesi'nin bu oyunda bizi bir ormanın içinde rüyaya daldırmasının sebebi belki sadece metnin böyle olmasından ibarettir. Bilemiyorum... Fakat bana Gezi Parkı döneminde bir parkın içindeki ağaçlar için daldığımız o naif rüyayı hatırlattı. Hatta sahne tasarımında üst kısma asılan o çamaşırlar da benim için Taksim'in kenar sokaklarının havasını tamamladı belki de istemsizce :) Düşündüm de izlerken bir yandan, tarih nasıl da tekerrürden ibaretti. Öylesine ki, Sheakspeare'ın asırlar evvel yazdığı o rüya bile bir ormanda geçiyordu. Ve yine düşündüm de aslında asırlar, mekanlar, statüler de girse araya öyle çok ortak yanımız vardı ki.. Bizi bizden ayıran şeylere odaklanmıyor olsak, rüyalar ve oyunlara odaklanmayı bilebilsek ne kadar aynıydık aslında.
Ortak rüyamızın görünür merkezinde aşk vardı ve tabi ki kadınlar ve erkekler arasındaki o bitmek bilmeyen hak mücadelesi. Daha oyunun en başında silah zoru ile elde edilmiş bir amazon kraliçesinin düğün hazırlıklarında bulduk kendimizi. Ardından ise babasının zoru ile Demetrius ile evlendirilmeye zorlanan Hermia'yı izledik. Ve hatta kendisini Demetrius'un aşkı ile tanımlayan, ve onun tarafından aşağılanmakta olan saf aşık Helena'yı izledik. Evlilik, düğün, bekaret gibi tüm konularda söz hakkı ister kral, ister aşık, ister baba olsun hep erkekteydi. Sheakspeare'ın kadın karakterleri konu aşk olduğu zaman söz haklarının peşinden koşma yolunu seçmekle birlikte, diğer konularda istemsizce de olsa hep boyun eğen taraftaydılar. Ne yazık ki kadınla erkek arasında süregelen o aşk oyunlarının dışında kadın sadece bir gölgeydi ve kendi fikirleri ile var olmanın yolunu bir türlü bulamıyordu.
Rüyamızın belki daha az görünen merkezinde ise statükoya duyulan öfke vardı aslında benim gördüğüm. Sınıflar arasındaki fark oyuncu olan esnaf takımı ile asiller grubu arasındaki konuşmalar ile resmedilmeye çalışılmıştı. Esnaf takımı içinde giyinişi, konuşma şekli ve belki de daha belirgin olsun diye şiveleri bile farklı olan kişilerden oluşuyordu. Oyun içinde hiçbir noktada bu insanların farklılıkları sebebiyle bir çatışmaya girdiklerini, birbirlerini hor gördüklerini yada yok saydıklarını görmedik. Tek dertleri oynamaktı. Fakat işin içine hükmetme erki ellerinde olan asiller girdiğinde durum değişiyordu. Onların fikirleri, beğenileri herşeyin üzerine çıkıyordu. Oyunun bile... Statükoyu elinde bulunduran erkekler beğenilerini en aşağılayıcı ve acıtıcı şekilde ortaya koyma hakkına sahiptiler. Buna karşılarındaki insanların naifliği, herşeye rağmen sürdürdükleri saygılı tavırlar ve yanlarındaki kadınların duyduğu rahatsızlık dahi engel olamıyordu.
Oyunun en çok sevdiğim tarafı ise bir Giritli kızı olarak Bergama halk dansı oldu tabi ki. Her izleyişimde grubun içine dalıp benim de oynayasım geliyor, kendimi zorlukla geri tutuyorum bu arzumu yerine getirmekten. Bergama, ki siyanür patronu şirketlere karşı kafa tutan halkı ile bence özgürlük timsali bir halka sahiptir, bence bu oyuna o yörenin dansı ile son vermek Moda Sahnesine de inanılmaz yakışmıştır :)
Oyunculuklar ile ilgili olarak hiç birini eleştirme hakkını görmüyorum kendimde. Bence oyuncuların hepsinin yerli yerinde oynadıkları ve kurdukları sinerji ile oyunun gücüne güç kattıkları bir oyundu bu. Yalnız Melis Birkan'ın Helena'sına kendimi çok yakın hissettiğimi ve onda kendimi bulduğumu belirtmeden edemeyeceğim. Sanırım bu durumda mutlu olmak için etrafımda dolaşıp büyüler yapan bir Puck'a ihtiyacım olacak hayatta. Puck demişken, Volkan Yosunlu'nun enerjisinden ve seyirci ile kurduğu iletişimden de dem vurmadan edemem. Bence oyunun katalizörü, seyircileri rüyanın içine yaptığı interaktif diyalog ile dahil eden kişiydi kendisi.
Onur Ünsal ve Mert Fırat'ın oyun içindeki enerjileri o kadar uyumluydu ki, ikisini başka oyunlarda da birlikte izleriz dilerim. Beyza Şekerci Hermia rolünde aşkı tehdit altında olduğunda bir kadının nasıl kontrolünü kaybedeceğini çok güzel gösterdi bizlere. Timur Acar ve Didem Balçın oynadıkları her iki rolde kadın-erkek mücadelesini resmediyor gibiydiler. Ezgi Coşkun, o çılgın enerjisi, dansları ve tatlı sesi ile oyunun Volkan'dan sonra diğer katalizörü sayılabilirdi. Caner Erdem Nick Bottom rolünde inanılmaz sempatikti. Murat Tüzün hem Egeus, hem de Peter Quince karakterlerinin duruşlarına asalet katmıştı. Çağlar Yalçınkaya'da aynı asaleti gördüm, oyuna birkaç cümle ile dahil olan Alper Baytekin'de de, ayağında topuklu ayakkabı ile Bergama dansı yapan Mert Şişmanlar'da da, duvar rolündeki Hasan Demirtaş'ta da. Sanırım ben esnaf sınıfını asilzadelerden daha asil buldum. Gerçek hayattaki gibi :)
Oyunculardan, hikayeden ve sahne tasarımından uzun uzadıya söz ettim. Ama izleyip de pek bir sevdiğim birçok oyunun yönetmeni ile ilgili birkaç cümle de yazmadan bitirmek istemem bu yazıyı. Kemal Aydoğan'ın iki Shakespeare uyarlamasını daha izleme şansı buldum geçmişte; Macbeth ve Hamlet. Bu açıdan baktığımızda gerçekten çok şanslı görüyorum kendimi. Kendisinin mevcut olanı kutsal ve dokunulmaz saymayan yaklaşımından güç alan o daha yenilikçi/modern bakış açısı benim gibi tiyatro izleyicilerine nefes aldırıyor. Yüzyıllar öncesinde yazılmış olan hikayeleri ve bu hikayelerde anlatılan dertleri de daha bizden hale getiriyor bu bakış açısı. İşte En Kısa Gecenin rüyasında da bu bakış açısı zaten izleyicilere yaklaşık 2,5 saat süren ortak bir rüya gördürerek, nefes aldıran.
İşte budur benim şimdiye kadar iki sefer gördüğüm rüyadan geriye kalanlar. Daha defalarca kez de göresim var, o yüzden bu yazımı grubun da sitesinde kullandığı bir mesaj ile kapatmak istiyorum,
Rüyalarda buluşuruz efendim :)
Sevgilerimle
hayalperestten inciler...
4 Şubat 2016 Perşembe
2 Ocak 2016 Cumartesi
An-Blink ve Tatbikat Sahnesi Üzerine
Tiyatro oyunlarını izleme sırama uygun olarak yazıyorum ve sıra geldi Avrupa yakasında bir Cuma günü izlediğim An-Blink oyununa. Erdal Beşikçioğlu bu yıl Ankara'dan sonra İstanbul'da da bir Tatbikat Sahnesi kurup, kapılarını açmış benim gibi beklemede olan seyircilerine. Öyle de güzel bir yere açmış ki sahneyi, Kanyon'a on dakika yürüme mesafesinde. Tabi ki benim işyerime de :) Kanyon'da bu yıl faaliyete geçen Dot Tiyatro'dan sonra Tatbikat Sahnesi de benim gibi tiyatro ve konser izleyerek nefes alan beyaz yakalılar için ilaç gibi olacak, buna inanıyorum.
Oyun, genç bir İngiliz yazar olan Phil Porter'a ait ve modern insanın kaygıları üzerine kurulmuş hikayesi. Belki de bu yüzden sadece bir saat gibi kısa bir süre içinde insanı derinden sarsma potansiyeline sahip. Rutin hayatları içinde sıkışıp kalmış, görünür olmakla ilgili dertleri olan iki insanın sanal aşk hikayesi izlediğimiz. Kadın karakter, önce babasını, ardından da "görünmediği" için daha "vazgeçilebilir" olduğuna kanaat getirildiğinden işini kaybediyor. Erkek karakter ise tamamen dış dünyadan kopuk bir çiftlik hayatından şehir hayatının ortasına düşmüş.
Hikaye ilerledikçe bu iki insan internet üzerinden birbirlerinin hayatlarına dahil oluyor ve bir çeşit sanal aşkın kucağına kendilerini bırakıyorlar. Sanal ortamda da olsa bu ilişki iki tarafa da heyecan, adrenalin ve görünür olma hissi veriyor. Bunu karakterlerin hareketleri ile dışarıya yansıtmaya başladıkları özgüvenle görebiliyoruz. Fakat sadece sanal olarak başlayan bu gözetleme, takip süreci bir noktadan sonra gerçek hayata taşınıyor. Ve sanalda ateşlenen aşk, gerçek hayata geçildiğinde bireysel özgürlüğü kısıtlayan saplantılı bir havaya bürünmeye başlıyor. Böylece büyüsü bozuluyor.
Samimi olmak gerekirse ben oyunda kendimden ve çevremden çok fazla yansıma buldum. Görünür olma, beğenilme, hatırlanma, önemsenme, tasvip edilme kaygıları sosyal medyanın cebimize kadar girmesi ile her anımızı kaplar oldu. Yine iletişim araçlarının bu kadar gelişmesi ile birbirimizin hayatlarına müdahale eder, alanlarını kısıtlar olduk. Bu taraftan bakıldığında onbeş yıl öncesine göre daha görünür, daha beğenilir ancak kendine de, etrafındakilere de daha az güvenen ve sonuçta daha mutsuz ve yalnız insanlar olup çıktık. Sanal ve gerçek birçok yerde birbirine karışmakta; samimi ile yapay da öyle. İşte oyundan çıktığımda tüm bu konularla ilgili birçok düşünce kafamda dönüp duruyordu. Oyunun bana bir saatte ciddi bir farkındalık kattığını belirtmeliyim.
Oyunculuklara gelince, hem Sezin Akbaşoğulları, hem de Ahmet Rıfat Şungar'ı onları bugüne kadar izlediğimiz cazibeli karakterlerin çok dışında kalan karakterlerle seyircinin karşısına çıkmışlardı. Bu sebeple oyunculukları bende tam bir şok etkisi yarattı. Her ikisini de fiziksel güzelliklerinden güç almadan sadece yeteneklerini kullanarak var oldukları bir oyunda izlemek gerçekten büyük bir zevkti.
Uzun lafın kısası, bence bu sene gidilmesi gereken bir oyun. Erdal Beşikçioğlu'nun yönetmenliğinde iki usta oyuncu ile modern hayata dair birşeyler izlemek isterseniz bence listenize almanızda fayda var.
Sevgiler,
Bira Fabrikası : Komedinin En Kara Hali
Sanırım şu ana kadar yazdığım oyunlar arasında ne yazmalı, nasıl yazmalı diye en fazla zorlandığım oyun Bira Fabrikası. Ekip olarak Hayat TV'nin Arka Bahçe programına katıldıklarında şöyle bir cümle kurmuştum oyunla ilgili olarak : "Savaş, şiddet, iktidar, ihtiras, menfaat ilişkileri... Hepsi var, daha ne olsun". Şu anda da oyunu bundan daha iyi özetleyebileceğim bir cümle çıkmadı cebimden açıkçası. Niye mi? Çünkü normal bir oyun değil bu. Bir kere oyuna gittiğinizde seyirci olarak koltuğunuzda dört döneceğinizi belirtmeliyim. Sınırlarınızı zorlayacak, tabularınızla dalga geçecek, zaman zaman rahatsız olacaksınız, zaman zaman içiniz gıcıklanacak ve tüm bunlar olurken kendiniz de nedenini anlamadığınız bir biçimde fena halde güleceksiniz. Arada güldüğünüz için kendinize de gıcık olabilirsiniz hatta, o da imkan dahilinde :)
Oyunu fena sayılmayacak bir Moda Sahnesi takipçisi olarak geçtiğimiz bahar ayında duymuştum. Fakat bana ne kadar hitap edebileceği ile ilgili şüphelerim vardı. Bir kere baştan sonra üstü başı kan olan oyuncular oynuyordu, ki ben kan görmeye bile dayanamam. Ayrıca her ne kadar özgür kız görüntüsü versem de biraz geleneksel bir yapım var. Bu sebeple bana sert gelir mi diye düşündüğümden kendime yakın bulmamıştım. Ancak oyunu görüşlerine çok değer verdiğim biri tavsiye edince kendimi bilet alırken buluverdim. İyi ki de görüşlerine güvenmişim kendisinin.
Bir kere oyunun dili, akışı olağanın çok dışına çıkıyor. Bunu Fildişi Sahili gibi eski bir sömürgede doğup büyümüş olan Afrikalı yazarı Koffi Kwahulé'nin farklı tarzı kadar, böyle bir metni bulup, azmederek Türkçe'ye çeviren Ezgi Coşkun'a da borçluyuz sanıyorum. Daha önce Roberto Zucco ile ilgili yazımda da bahsetmiştim kendisinden, ama oyunculuğundan dem vurarak. Ancak sonrasında Bira Fabrikasına gitmeden önce yaptığım küçük araştırmada gördüm ki, kendisi sadece bir oyuncu olmaktan çok daha fazlası. Önümüzdeki yıllar bu düşüncemi destekleyen çok işler yapmasına olanak sunacak inanıyorum ki.
Hikaye ve karakterler aynı anda hem sıradan, hem de bir o kadar sıra dışı. Biraz karmaşık oldu biliyorum dediğim, şöyle açıklayayım. Düşünün sömürge bir 3. dünya ülkesindesiniz. Bu yer muhtemelen Afrika'da yada Orta Doğu'da. Yani yüksek medeniyet diye tabir ettiğimiz Batı ülkelerinden uzakta. Ama oyun ilerlediğinde görüyoruz ki, hiç de öyle uzak değilmiş, sanki Paris ile komşuymuş. Günümüz dünyasında Ankara, Paris, Kobane, İstanbul ne kadar uzak, ama ne kadar da yakın ve bağlı ise birbirine, onun gibi işte.
Karakterler isimleriyle kendileri ve gerçek hayatta üstlendikleri roller hakkında bilgi veriyorlar. Her ne kadar bir çizgi roman karakteri gibi çizilmiş olsalar da en başta, aslında ince düşündüğümüzde hayatımızın tam ortasında var olan kişileri resmediyorlar.
"Yüzbaşı Ölümü Sallamaz" tam bir şiddet, şehvet ve iktidar düşkünü. Aslında düzenin içinde kendi yolunu başkalarına hükmetmekte bulmuş bir güç, para ve zevk aşığından başkası değil. "Onbaşı Asalak" aklı biraz kıt olmakla birlikte ileride bir "Yüzbaşı Ölümü Sallamaz" olmaya özenen, kendini şiddete iten düzenin içinde bir şiddet bağımlısı olmuş çark dişlisi sadece. Onları izlerken feodal sistemin hüküm sürdüğü yerlerdeki ağa ve marabaların ilişkileri, yazılı olmayan kuralları ve kan davaları geldi gözümün önüne. Bu da oyunu benim adıma daha geniş bir çerçevede anlamlı kıldı.
İşçi Scwanchen da tanıyıp, bilmediğine kafa tutan, ancak konu işçi-patron ilişkisine geldiğinde ürettiğinin farkında bile olmayan geleneksel bir işçi karakteriydi bence. Bu farkındalık eksikliği o kadar ileri bir boyuttaydı ki Scwanchen'da, ilişkiye girip hamile bıraktığı patronu Beyaz Büyü'nün sözlerine körü körüne bağlıydı ve doğacak çocuk üzerinde hiçbir hakkı olmadığına inandırılmıştı. Üreten olup üretilen üzerinde hak iddia etmemek, kapitalist sistem içindeki bizler için ne kadar tanıdık bir durum değil mi? Belki de bu yüzden absürt bir biçimde resmedilmiş olmasına karşın o karakterde kendimden birşeyler bulduğumu kabul etmeliyim.
Beyaz Büyü karakteri ise kadın olmasına rağmen ezilen değil ezen taraf olması sebebiyle bence oyunun ezber bozanı idi. Kadın bir patron, işçisini seks kölesi gibi kullanıp hamile kalmış. Ama doğacak bebeğin tamamen kendisine ait olduğuna inanıyor ve partnerini de buna inandırmış, aynı zamanda karnı burnunda olmasına rağmen de sansasyonel bir revü kızı. Oyunun başından itibaren özellikle "Onbaşı Asalak"ın kendisine rızası dahilinde veya dışında sahip olma çabaları bir türlü sonuca ulaşmadı mesela. Kadın, hiç de romantik olmayan sebeplerle de olsa, kendi seçtiği adamla ilişki yaşıyordu ve gariptir ki karşısındaki adama resmen hükmediyordu. Bunlar gerçek hayatta kadın olarak yaşadığımız şeyleri hiç de yansıtmıyor baktığımızda. Zaten bu sebeple de Beyaz Büyü karakterini ve başından geçenleri biraz da karmaşık ve anlaşılmaz buldum. Misal Beyaz Büyü'nün sevişme sahnelerindeki sayıklamalarının nedenini anlayamadım. Babası ile yaşadığı ensest bir ilişki hatta yaşadığı bir tecavüz söz konusu gibi geldi, ama açık da değildi bu. Aklımda Beyaz Büyü'ye dair soru işaretleri ile çıktım oyundan.
Oyunculuklara gelince... Necip Memili için kullanacak kelime bulamıyorum. Oynamıyor, adeta yaşıyor sahnede. Televizyonda "Hanım'ın Çiftliği"nde ilk kez silik Ramazan karakteri ile izleyip takibe almıştım. Sonrasında bence gelmiş geçmiş en kötü uyarlamalardan biri olan "Dila Hanım"ı izleme sebebiydi. Kötü adamı da oynasa, iyi adamı da oynasa izlettiriyor kendisini. Hatta kötü adamı oynadığında neden nefret etmiyorum ki ben bu adamdan diye kendi kendinizle ters düşeceğiniz garip bir şeytan tüyü var kendisinin. Oyunda büyüyor, büyüyor, büyüyor. Hamlet sebebiyle Onur Ünsal hayranlığı had safhada olan bir izleyici olarak bu oyunda Onur'u sadece Necip yönetiminde kontrolü de ona bırakmış uyumlu bir dans partneri olarak betimleyebilirim. Gürsu Gür'u ilk defa izledim, ve onun da doğal, sırıtmayan oyunculuğunu oldukça beğendim. Melis Birkan ise karakterinin adındaki gibi büyülüyordu güzelliği ve enerjisi ile. Yalnız fazla şarkı söylemese iyi olur, kulaklarımı nasıl tıkasam bilemedim şarkı söylerken :)
Sonuç olarak kendinizi zorlayabileceğinize, sınırlarınızı yıkabileceğinize inanıyorsanız gidin bu oyuna. Ancak ne oyundan net bir anafikir ile çıkmayı, ne de net bir biçimde herşeyi anlamayı beklemeyin. Çünkü bence kimisi açık, kimisi kapalı çok fazla göndermesi olan bir metin ve oyundu. İktidar mefhumu ile zorunuz varsa hoşunuza gidecektir eminim ki, ama görselde olmasa da +18 kısımlarının da az olmadığını belirtmeliyim. Mutaassıp bir yapınız varsa bunu göz önüne alarak gidin ki sonrasında oyun sonunda bana saydırmayın :)
Bana gelince, bu sezon bitene kadar en azından bir defa daha gidilecek notu ile listeme alınmıştır efendim.
Sevgiler,
1 Ocak 2016 Cuma
Hansel ve Gratel'in Öteki Hikayesi Üzerine
Bu sezon gittiğim oyunlarla ilgili yazmaya kaldığım yerden devam diyorum. Açıkçası iş yoğunluğu sağolsun, ciddi bir ara vermek zorunda kaldım yazmaya. Gittiğim etkinliklerin sayısını da biraz azalttım Aralık ayında. Artık 2016'nın girişiyle birlikte gelsin yeni oyunlar, konserler ve filmler diyorum. Ne yalan söyleyeyim ancak sahne perde dediği zaman yaşadığımı hissediyorum. O sahnede oynamıyor, sadece izliyor olsam bile :)
Hansel ve Gratel'in Öteki Hikayesi Oyun Atölyesi'nin bu yıl gittiğim ikinci oyunuydu. Geçen sezonda başlamış olmasına karşın bir türlü gidemediğimi ve bu nedenle de bu yıl Oyun Atölyesi takvimini açıkladığı zaman hemen biletimi aldığımı belirtmeliyim. Fakat Ekim ayında grip olunca biletleri açığa alıp Kasım ortasına kadar seyri ertelemek zorunda kaldım.
Bu ertelemenin güzel tarafı Hamlet'te olduğu gibi Hansel ve Gratel'in Öteki Hikayesi'ni de en ön sıradan izlemem oldu sanırım. Bir kere sahneyi detaylı bir biçimde inceleme şansı buldum, ki hilafsız belirtmeliyim sahne tasarımı çok iyiydi. Barış Dinçel'in ellerine sağlık, gerçekten harikalar yaratmış. Asıl adı "In a Forest, Dark and Deep" olan oyun bir ormanın ortasındaki bir evde geçiyor. Hikayenin geçtiği dağ evindeki ahşap kokusundan, iki kardeşin toparlamaya çalıştığı kitaplardaki tozlara kadar ortam inanılmaz derecede gerçekçiydi. Öyle ki gök gürültüsü ve şimşekten korkan bendeniz bazı sahnelerde dekordaki pencereden gelen ışığın etkisi ile belirgin bir biçimde zıpladım yerimden.
Hikaye, modern hayattaki çarpık aile ilişkileri, duruma göre sarıldığımız ve işimize gelince bir anda esnetebildiğimiz ahlaki ve dini prensipler üzerine kurulmuş, günümüz dünyasından hayli gerçek bir hikaye idi. Mesela Ayça Bingöl'ün oynadığı üniversitede dekan olmuş, aynı zamanda evli ve çocuğu olan Betty karakteri. Dışarıdan baktığımızda mükemmel gibi gördüğümüz, ancak içi boşalmış bir birliktelik, çocuklar için sürdürülen bir evlilik ve bu duygusuz rutinden sıyrılmak için kendisini kucağına bıraktığı genç bir öğrencisi ile yaşadığı yasak ilişki. Ya da hayatı dışarıdan çok düzgün görünmeyen, hatta oyunun başında "loser" gözü ile baktığımız, ablası tarafından da aşağılanan Salih Bademci'nin oynadığı Bobby karakteri. Sonrasında her ne kadar daha alt tabakadan dahi olsa daha fazla prensip sahibi, dini inançları daha kuvvetli biri olduğunu seziyorsunuz. Ancak bu prensip ve inançların da Malt'ın bir şarkısında geçen "asma kat" gibi dayanıksız olduğunu ve tepelerine yıkıldığını da görüyorsunuz oyunun sonunda.
Oyunculuklara gelince yüksek beklentinin getirdiği hayal kırıklığı ile başbaşa kaldığımı belirtmeliyim. İki oyuncuyu da özellikle "Öyle Bir Geçer Zaman Ki" dizisindeki performansları sonrası takibe aldığımı ve televizyonda çıkan tüm çalışmalarını az-çok izlediğimi söyleyebilirim. Ancak bu oyunda televizyondaki oyunculuklarını izlerken aldığım hazzı alamadım ben. Böyle olunca bazı oyuncuların kamera önü oyunculuklarının daha iyi olduğu yönünde bir fikre kapılıyorum. Bazı oyuncular içinse tam tersi geçerli, onlar da tiyatro sahnesinde olmak için yaratılmış gibiler mesela. Hem kameranın, hem de sahnenin aynı derecede sevdiği bazı oyuncular var ki, ben onları ayrı bir yere koyup pamuklara sararak saklamak istiyorum. Ve mümkünse defalarca sefer canlı canlı izlemek...
Oyun Atölyesi'nin bu sezon iki oyunun izledim şu ana kadar. İkisi de beklentimi karşılamadı ne yazık ki, ama bunda onlardan beklentilerimin yüksek olmasının da etkisi var. Bu ay itibariyle yeni oyunları ile 2016'ya merhaba diyecekler. "Aşk Delisi" Henüz bilet alamadım ama merakla bekliyorum. Hatırla Sevgili'den beri hafızamda yer eden Avni Yalçın ve Berk Hakman var kadroda. Ek olarak Kurusıkı'da izleme şansı bulduğum ve sonrasında Burada Laf Çok programında şiir okuyuşuna bayıldığım Beyti Engin de bence kadronun sürprizi. Umarım bu yeni oyunla beklentilerimin de üstüne çıkacaklar.
31 Aralık 2015 Perşembe
"Yaşadım" Diyebilmek İçin....
2013 yılının sonunda yazmıştım bu yeni yıl dileğini. Sonrasında uğurladığım ve hoş geldin dediğim bir sürü insan ve yaşadığım birçok deneyimim/anım var. Ben de değiştim son iki yıl içinde. Eskiden olduğu gibi karşılık göremesen de ver, kötüye de iyilik yap, iyilik seni bulur kafasında değilim mesela :) Yada negatif insanlar ellerindeki pozitifleri görebilsin diye uğraşır, didinirdim geçmişte. Artık birkaç deneme sonrası baktım olmuyor, kendi hallerine bırakmayı yeğliyorum açıkçası. Bu bencilleşmek midir geçmişe göre? Kim bilir belki de, ama şu anda ben öyle düşünmüyorum işte. Çünkü enerjinin alınmadan verilemeyeceğini, iyiliğin kötülükle karşılanıyorsa ışıltısını kaybedeceğini, negatif enerjinin bulaşıcı bir hastalık gibi yayılabileceğini gördüm, biliyorum artık. Yaşadıklarım bunu gösterdi, tecrübelerimle büyüttü beni. Tabi yine kötü olma yolunu seçmiyorum, sadece gücümün sınırları olduğunu bildiğim için enerjimi daha dengeli kullanıyorum artık, ve gerekiyorsa uzak durma yolunu seçiyorum. Çünkü iyilikleri, güzel enerjileri hak eden öyle çok insan var ki aslında, hiç tanımadığımız, tanışmadığımız... Onlara da bir şans vermek gerek ve kendimize de... Öyle değil mi ? :)
Ama bunca değişime karşın, aşağıda yazdığım kelimelere birebir sağdığım hala. Ve daha iyisini yazana kadar da paylaşacağım sanıyorum bu yeni yıl mesajını.
Sonrasında da bir on dakikanızı ayırın ve Nazım'ın o eşsiz dizelerini Fazıl Say'ın melodisi eşliğinde Genco Erkal'dan dinleyin.
https://www.youtube.com/watch?v=6tY412Uq880
Sadece önümüzdeki yıl için değil, gelecek her yeni an için yaşam enerjisi ile dolun. İçinizdeki küçük çocuk için... Dışarıdaki bunca masum, hırpalanan, zarar gören çocuk için... Zor olsa da küçücük iyiliklerle güzelleştirebileceğiniz bu dünya için...
İçten sevgilerimle,
Şebnem
---
Geçmişle hesaplaşmalarımızı bir yana koyup,
Hayatımıza giren insanların hepsiyle
Sadece ...yaşamımıza değdikleri için bile olsa barışıp
Önümüzdeki günlerle huzurla selamlaşabildiğimiz..
Listelerimizin, beklentilerimizin, yaşama hevesimizin,
Umutlarımızın, heyecanımızın hiç eksilmediği...
Görüşemediğimiz için hayıflandığımız dostlarımızla
Bir yol ortasında da olsa karşılaşıp,
Daha dün ayrılmışçasına sarmaş dolaş olabildiğimiz...
Küçük bir çocuğun paytak yürümesinden
Alelade bir dostun kahkahasından
Güneşli bir sabahın ışıltısından
Birden bastıran yağmurun üzerimizi ıslatmasından
Radyoda çalan güzel bir melodiden
Kendimize küçük mutluluklar seçip, içimizi ısıtabildiğimiz...
Hayatı ıskalamadığımız,
Doya doya her anını sağlıkla nefes dolusu içimize çekebildiğimiz
"Keşke"lerimizden çok "iyi ki yaptım"larımızın olduğu
Zaferlerimizden de, yenilgilerimizden de aynı derecede dersler çıkarabildiğimiz,
İlla büyük değil, küçük şeylerle de olsa etrafımızı mutlulukların sardığı
Güzel bir yıl geçirmemiz dileklerimle...
Hep birlikte..
Çünkü Nazım'ın dediği gibi,
Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşamak gerek...
Ve böylesine sevilmeli bu dünya
"Yaşadım" diyebilmek için...
Umutlarımızın, heyecanımızın hiç eksilmediği...
Görüşemediğimiz için hayıflandığımız dostlarımızla
Bir yol ortasında da olsa karşılaşıp,
Daha dün ayrılmışçasına sarmaş dolaş olabildiğimiz...
Küçük bir çocuğun paytak yürümesinden
Alelade bir dostun kahkahasından
Güneşli bir sabahın ışıltısından
Birden bastıran yağmurun üzerimizi ıslatmasından
Radyoda çalan güzel bir melodiden
Kendimize küçük mutluluklar seçip, içimizi ısıtabildiğimiz...
Hayatı ıskalamadığımız,
Doya doya her anını sağlıkla nefes dolusu içimize çekebildiğimiz
"Keşke"lerimizden çok "iyi ki yaptım"larımızın olduğu
Zaferlerimizden de, yenilgilerimizden de aynı derecede dersler çıkarabildiğimiz,
İlla büyük değil, küçük şeylerle de olsa etrafımızı mutlulukların sardığı
Güzel bir yıl geçirmemiz dileklerimle...
Hep birlikte..
Çünkü Nazım'ın dediği gibi,
Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşamak gerek...
Ve böylesine sevilmeli bu dünya
"Yaşadım" diyebilmek için...
13 Kasım 2015 Cuma
Son Dönemde İzlediğim Tiyatro Oyunları Üzerine
Ve sıra geldi bugün yazmak istediğim asıl yazıya... Birkaç gündür o kadar çok tiyatro oyunu ile ilgili olarak yorum yapar durumda buldum ki kendimi en sonunda bunları yazıya dökmeye karar verdim. Açıkçası hem fikirlerimi kendime saklamak istemedim; hem de insanoğlunun hafızasının nankörlüğünden sebep gördüklerimi kısa zaman sonra unutmaya da içim elvermedi. Yoksa ben ne tiyatro, ne de oyunculuk konusunda ahkam kesecek bir bilgi ve uzmanlık seviyesine sahip değilim. Biraz da bundan dolayı yazdıklarımda herhangi bir şekilde haddimi aşarsam bunun için affınıza sığınıyorum.
Geçen sene bazı küçük sağlık sorunları sebebiyle önceki seneler gibi sık gidemedim tiyatroya. Biraz da bundan sebep bu sene Ekim ayının tiyatroların perdelerini açmasını dört gözle bekledim. Ve bu iki ay içinde henüz üçüne gitmediğim sekiz tane oyuna bilet aldım. Anlayacağınız bir tiyatro eleştirmeni misali haftada 1-2 oyuna gider oldum son bir aydır. Özellikle yoğun zamanlarda yorucu olabiliyor; ancak seyirci koltuğuna oturduğumda aldığım keyif de her şeye değiyor açıkçası...
Sezonun İlk Oyunu: Köprüden Görünüş
10 yıllık bir Kadıköylü ve aynı zamanda da bir Moda aşığı olarak Oyun Atölyesi benim ilk göz ağrım. İstanbul'a ilk geldiğimde henüz online bilet satışı yapmıyorlardı. Gişeden bilet almaya vakit bulamadığımdan gidemediğim ve içimde ukde kalan nice oyunları vardır. Bu döngüyü online bilet satmaya başlamaları ile 2010 senesinde ilk olarak Macbeth oyunu ile kırabilmiştim. Artık sahnelenmediği için çok da detaya girmek istemiyorum, fakat o oyunda Esra Kızıldoğan'ın Lady Macbeth rolündeki performansına bayılmıştım. Sonrasında şimdi Moda Sahnesinde olan eski kadrosu ile Testosteron oyunundan çıkışta bir hafta kadar oyunun şarkısını söyleyecek kadar çok gülmüştüm. Ve en son olarak da Zerrin Tekindor'un harikalar yarattığı, İzmit Büyükşehir Tiyatrosu döneminden beri takipçisi olduğum Tardu Flordun'un da kendisine çok güzel ayak uydurduğu Kim Korkar Hain Kurttan oyunu. Belki de saydığım bu oyunların kalitelerinden kaynaklı Oyun Atölyesinden beklentim hep yüksektir. Köprüden Görünüş oyununa da bu sebeple yüksek bir beklenti ile daha ilk gösterildiği hafta gittim.
Köprüden Görünüş Arthur Miller'ın aynı adlı romanından bir uyarlama. Oldukça sade, yalın bir anlatımı var. Sahne tasarımı ve karakterlerin kurgusunda da bu sadeliğe sadık kalmışlar. Hikaye gerçek hayattan bir uyarlama ve aslında gerçekten trajik bir öykü. Oyunun genelinde de bu sebeple dram öğeleri ağır basıyor, bence bu genel kurguya da uygun olmuş. Fakat bazı kısımlarda,belki de seyirciyi biraz hareketlendirmek için, komedi öğelerine yer verilmiş. Oyunun özellikle bu bölümleri bir kopukluk yaratmış, seyirci gereksiz duygu geçişleri sebebiyle konuya odağını bir miktar kaybediyor gibi. Tabi bu benim naçizane fikrim :)
Oyunculuklara gelince. Özellikle liman işçisinin eşini oynayan Aslı Yılmaz'ı gerçekten başarılı buldum. Yarattığı karakter tamamen yerli yerindeydi, çok doğaldı ve kesinlikle hiçbir aşırılık yoktu. Ben daha önce kendisini başka bir oyunda izlediğimi hatırlamıyorum. Ancak önümüzdeki dönemde takip edeceğim kadın oyuncular listesinde artık kendisi. Yine avukat rolündeki devlet tiyatrosu sanatçısı Kubilay Karslıoğlu'da yapmacıksız oyunculuğu ile oyunun akışına inanılmaz katkıda bulunuyor.
Bülent İnal'a gelince... Kendisini izlerken TV oyunculuğu ile tiyatro oyunculuğunun ne kadar farklı iki yetenek olduğunu tekrar fark ettim. Heyecanı, işine olan saygısı her halinden belliydi. Fakat diğer yandan ilk kez tiyatro sahnesine çıkmanın yarattığı kaygı da fark ediliyordu oyunculuğunda. Belki oyunun ilk haftası olmasının da bu durumda etkisi vardır, bilemiyorum. Lakin kendisinden daha etkileyici bir performans beklediğimi de belirtmeden edemeyeceğim.
Oyuna bir bütün olarak bakarsak, ortalama üzerinde bir oyun olduğunu, ancak benim Oyun Atölyesinden beklentilerimi karşılamakta yetersiz kaldığını söyleyebilirim. Yine de tiyatroya gitmeyi düşünüyorsanız ve beklentiniz bir Kim Korkar Hain Kurttan değilse, bu oyuna gidebilirsiniz. Ancak beklentilerinizi yüksek tutmanız durumunda tatmin olmayabilirsiniz. Benden uyarması...
Yıllar Sonra Ulaşılan Sevgili: Profesyonel
O kadar uzun zamandır uğraşıyordum ki bu oyuna bilet bulabilmek için, artık oyunun ne hakkında olduğunu bile unutmuşum. Çok şükür bu yıl itibariyle Caddebostan Kültür Merkezinde oynanmaya başlanınca bana ve benim gibi nice bekleyenlere gün doğdu. Biletiva'nın internet sitesinden satışa çıktığı tarihi öğrenip, haftasonu alarmla erken kalkmak sureti ile koca salonun ortalarında yer bulabildim ama olsun. İyi ki beklemişim, sabretmişim, pes etmemişim.
Profesyonel, Sırp oyun yazarı Duşan Kovaçeviç'e ait bir oyun. Daha önce Şehir Tiyatrolarında "Bir İntiharın Genel Provası" ve "Dar Ayakkabı İle Yaşamak" oyunlarını da izlemiş biri olarak Kovaçeviç'in sürprizli metinlerine hayran olduğumu söylemeden edemeyeceğim. Profesyonelde de farklı bir durumla karşılaşmadım. Oyunun ilk yarım saati çok durgunken, ardından ortaya çıkan sürprizle birlikte öyle bir akmaya başladı ki hikaye, böyle bir durum bekliyor olmama rağmen ben bile şaşırdım :) Sistemin dayatmaları ile birbirini aslında tanımayan insanların nasıl da nefretle beslendiğini, ancak aslında sistemin mevcut tüm tarafları nasıl da sömürdüğünü gösteren çok ilginç bir metindi. Bir polis memurunun tehdit olarak gördüğü için 18 yıl boyunca takip ettiği bir yazarın aslında bu süreçte nasıl da ailesinden biri haline geldiğini iki saatte apaçık gözler önüne seriyordu. Ve çok da gerçek bir metindi.
Oyunculuklara gelirsek Bülent Emin Yarar tek kelime ile efsaneydi. O kadar doğal ve gerçek bir oyunculuğu vardı ki, onun sahneye girişi ile birlikte oyun akmaya başladı. Anlatılmaz yaşanır bir performanstı, boşuna Afife Jale ödülü almamış diyorum. Bundan sonra takip edilecek oyuncular listesinde baş sırada olacak benim için kendisi.
Oyuna gelince bir yolunu bulup gitmeye çalışın kesin... Pişman olmayacaksınız.
Şekerpare: Şehir Tiyatrolarında Bir Müzikal
Şekerpare denildi mi aklıma o güzel tatlıdan önce Atıf Yılmaz'ın filmi gelecek kadar çok severim filmini. Yavuz Turgul'un senaryosu ile ete kemiğe bürünen Ziverbey karakteri aslında günlük hayatta bizi sömürmeye, beynimizin içindekilere hükmetmeye çalışan üçkağıtçıların sadece birisidir. Film Şener Şen, İlyas Salman, Şevket Altuğ ve Neriman Köksal'lı kadrosu ile o kadar mükemmel ki, yapılacak her yeni denemenin işi zor. Bu açıdan Erdem Alkan'ı kutlamak lazım, gerçekten çok riskli ve zor bir işe kalkışmışlar.
Oyunun müziklerini çok sevdim. Zaten sözsüz olarak kulağımızda yeri olan longa ve sirtoların üzerine yazılan sözlerle yeniden hayat bulması çok güzel olmuş. Oyuncuların sahne kostümlerinden de bir bayan olarak gözlerimi alamadım. Lakin sahne tasarımı o kostümlerle oynamak için çok zorlayıcıydı. Bir de oyundaki bayan karakterlerden birinin de dediği gibi "Bitmeyen oyun yapmışlar". Oyun tam 3 saat sürdü; bu yüzden gitmeyi düşünüyorsanız yanınızda ara öğünle gidin derim.. Yoksa adı şekerpare olan bir oyunda şekerinizin düşmesi işten bile değil :)
Sonuç olarak oyunun uzun olması sizin için problem değilse güzel müziklerle biraz gülüp eğlenmek üzere gidebileceğiniz bir oyun Şekerpare.
Bahariyede en sevdiğim durak : Moda Sahnesi
Sıra geldi Moda Sahnesinde izlediğim Roberto Zucco ve Hamlet oyunlarından bahsetmeye. İki oyunu da bundan önce biri İzmit Büyükşehir Belediyesi Tiyatrosu, biri ise yine Moda Sahnesinde olmak üzere iki kere daha seyretmiştim. Hayatımda ilk kez bir tiyatro oyununu birden fazla kez izliyorum. Ve itiraf etmem gerekiyor, bundan inanılmaz zevk aldım. Fark ettim ki bir tiyatro oyununu ilk defa izlerken, hikayenin gidişatı ile ilgili merakımız sebebiyle aceleci bir tavırla izliyoruz. Hikayeye odaklandığımız için oyunculuklardaki ve senaryodaki nüansları kaçırıyoruz. Bu bir romanı ilk kez okurken sonunu görmek için acele edip detayları kaçırarak kitabı bitirmek gibi bir şey. İkinci kez izlerken ise tüm o detaylara hakim olmaya başlıyor insan. Gerçekten çok eğlenceli bir hismiş bu.
Moda Sahnesi 2 yıldır faaliyette olan bir topluluk. Tiyatro aşığı 12 kişinin birlikte kurduğu, inşaatından, tasarımına kadar birlikte çalıştığı bir mekan. Kadıköylü olup da mekanı bilmeyen, yaptıkları işlerden haberdar olmayan o kadar çok insan var ki...İki yıl önce ilk gittiğimde o kadar çok eksiği vardı ki, bugünkü haline böyle çabuk geleceğini söyleseler aklıma gelmezdi. Farklı işler yapıyorlar, daha modern ve seyirciye yakın. Bu sebeple de takip edilesi bir topluluk olduğunu düşünüyorum.
Roberto Zucco
Bu ay içinde ilk gittiğim oyunları Roberto Zucco idi. Soyadına da bakınca şeker gibi bir genç olması beklenen Sorbonne öğrencisi Roberto'nun seri katil olma yolundaki acı öyküsü anlatılıyor oyunda. Bu arada öykü aslında Roberto Succo isimli gerçek bir seri katilin hayatından yola çıkılarak yazılmış.
Konu kasvetli gibi görünse de oyun şaşırtıcı derecede akıcı ve birçok sahnede de eğlenceli. Özellikle Ezgi Coşkun'un oynadığı evde kalmış deli dolu abla karakteri, Hülya Gülşen'in oynadığı Küçük Chicago'daki hayat kadını karakteri ve Murat Tüzün'ün canlandırdığı sarhoş baba ile komiser karakterleri oyunun saplanıp kalabileceği durağan havayı dağıtmış. Deniz Elmas ise naifliği ile insanı adeta büyülüyor. Yalnızca oyunculuklar değil, kullanılan müzikler de akıcılığı sağlamakta çok iyiydi.
Fakat bence oyunun en güzel sahnesi İnan Ulaş Torun'un yaşlı bir adam olan Murat Tüzün'e aslında ne kadar sıradan ve görünmez olduğunu anlattığı sahneydi. "Hiçbirşey şeylerin akışını değiştiremez" sanıyorum bu oyundan sonra uzun süre aklımda kalacak...
Oyunla ilgili olarak getirebileceğim tek eleştiri ortalama bir tiyatro izleyeni için sahnelerde başka oyunlara yapılan göndermelerin anlaşılmazlığı olabilir. Geçtiğimiz sezon bunu her kısımdan önce tahtaya oyunla ilgili bilgileri yazarak gideriyorlardı. Bu sezonda onun yerine sadece en başta bölümlerin isimlerini yazıyorlar. Geçen yılki sanıyorum benim gibi ortalama bilgiye sahip izleyiciler için daha uygundu.
Hamlet
Hamlet benim 13 yaşındayken Işıl Kasapoğlu yönetiminde izlediğim ve bana tiyatroyu sevdiren oyundur. Zaaflarıyla, ihtiraslarıyla, ikiyüzlülüğü ile, intikam arzusu ile o kadar bizden bir hikayedir ki aslında, ve o kadar da zamanın, mekanın dışında. Belki de bu yüzden orijinal Sheakspeare çevirilerinin düştüğü o fazla şiirsel diyaloglar kullanma hatasına düşülmemiş olmasına çok seviniyorum Moda Sahnesi'nin Hamlet'inde. Metinde oyuncularla, izleyici arasında sıklet farkı yaratan cümleler sadeleştirilmiş. Kıyafetler dikkati çekmeyecek biçimde basit, gündelik kıyafetler. Sahne tasarımı aslında birçoğumuzun içinde sıkıştığı dünyalarını birer tabut içinde gözler önüne serebilecek kadar dahiyane. Aslında yaşarken de , öldüğümüzde de etrafımızda bizi kısıtlayan sınırlar olduğunu böylece görmüş oluyoruz.
Hamlet rolündeki Onur Ünsal da diğer Sheakspeare oyuncularından farklı olarak çok doğal, pozlara bürünmüyor. Karmaşık cümlelerle konuşan ve bize tepeden bakan bir prens değil de daha çok evimizin oğlu modelinde. Bu durum da aslında hikayeyi bizim için çok daha gerçek kılıyor. Onur Ünsal'ın tüm oyun boyunca sürdürdüğü performans gerçekten çok iyiydi. Ne kendisi bir dakika düştü oyundan, ne de izleyenlerin düşmesine izin verdi.
Hamlet'in annesi Gertrude rolündeki Esra Kızıldoğan'ı Lady Macbeth'ten sonra yine bir Sheakpeare oyununda görmek çok heyecan vericiydi. Zaten daha ilk sahnede Claudius ile evlendiği merasim sahnesinde oyuna gözlerinde yaşlarla başladı. Bence oyunun en güzel sahnelerinin başında Hamlet ve annesinin kavga ettiği sahne vardı. O sahnede her iki oyuncu da müthişti bence..
Murat Tüzün ihtirası sebebiyle kardeşini öldürüp karısı ile evlenen kral Claudius rolünde çok renkli bir karakter oluşturmuştu. Tabutun içinde yaptığı danslardan, çaldığı saksafona kadar sinir bozucu derecede gerçek bir iktidar ve kadın düşkünüydü. Ancak en beğendiğim sahnesi aslında içten içe inanmadan Tanrı'ya yakardığı dua sahnesiydi.
Polonius rolünde Timur Acar yaptığı dalkavukça konuşmalarla oyunun akışını oldukça hızlandırmıştı. İnan Ulaş Torun ise Leartes rolünde ortamı ısıtan ve harekete geçiren bir enerji verdi.
Oyunda beni rahatsız eden sadece birkaç ufak detay vardı. Bunlardan biri Hamlet'in babası rolündeki asker giysili karakterdi. Cladius ile karşılaştırıldığında oldukça genç görünüyordu, bu da oyunun inandırıcılığına gölge düşürüyordu bir miktar. Bir de oyuncuların rock müzik ile yapılan ihaneti tasvir ettiği sahnede oyunun toplamındaki doğallığa ters düşecek şekilde biraz aşırı gibiydi.
Bu küçük noktalar haricinde oyun gerçekten çok iyiydi. Kesinlikle gidip görün derim.
Bu günlük bu kadar. Umarım haddimi aşmadım ve sizlere biraz fikir verebildim.
Sevgiler,
Şebnem
Annem için... Altı ay gecikmeyle :)
İşte bu yazı annem için... 8 Mart Dünya Kadınlar Günü için Eczacıbaşı Topluluğu'nun "Bana Çok Değer Kattı" uygulamasına yazmayı düşünmüştüm. Ama uygulama 240 karakter sınırı koyunca girişi bile yapamadım ne yazık ki :) Tanıyanlar bilirler. Ben uzun uzun yazmayı severim. Biraz savruk, biraz içten, akışına bırakıp yazmak. O yüzden özellikle işle ilgili olmayan konularda kısa yazmak benim için zorlu bir mücadele anlayacağınız.Lakin demokrasilerde çareler tükenmez derler. Uygulamaya yazamazsam, bloğuma yazarım dedim ben de. Tabi bu durumda kelime sınırlaması da olmayacak anlayacağınız.
Annem yaşadıkları ile, yaşattıkları ile benim üzerimde en büyük etkiye sahip insan. Beni sadece etten kemikten değil; duygu ve düşünce yönünden de var eden kişi. Ve biliyorum ki sadece benim için değil, etrafımdaki birçok insan için de bu böyle. Eski okul arkadaşlarımdan okuyanlar varsa, evet, aynen öyle dediklerini duyar gibiyim. Neden böyle dediğimi yazımı okudukça anlayacaksınız.
O, Boşnak bir baba ile Giritli bir annenin kızı olarak İzmir'de doğmuş. Ailesinin iki erkek çocuktan sonraki tek kız çocuğu. Babasının bir manifaturacı dükkanı var. Hazır tekstilin yaygın olduğu bir dönem değil 60lı yıllar, dedem de otomatikman zengin eşraftan. Annem de 9 odalı bir köşkte doğup büyümüş. Hemen arka sokağı İsmet İnönü'nün İzmir'de doğduğu evin olduğu sokaktır.
Buraya kadar çok parıltılı bir hikaye gibi geliyor. El bebek, gül bebek yetişen ailenin şımarık kızı diyor insan. Ama ne yazık ki bu durum uzun süre devam etmemiş. 14 yaşında babasını, 17 yaşında ise annesini kanserden kaybetmiş. Aile büyüklerinin vefatından sonra abileri kendi dertlerine düşmüşler ama bizim kızı sarıp sarmalamak akıllarına gelmemiş.
Bir yandan kaybedilen sevgilerin yerini doldurma telaşı.. Diğer yandan abilerinin ihtiyaç duyduğu ilgiyi gösterememesi... Son olarak hikayeye bir de o 1970'li yıllara özgü masalsı aşk hikayelerinden biri eklenince kendisini 18 yaşında babamla evlenmiş bulmuş. Annem zengin manifaturacının kızı, babamsa aynı mahallenin fakir ayakkabıcısı. Babam annemle karşılaştırıldığında ne daha güzeldir, ne de daha alımlı. Son yıllarda saçlarının beyazlaması ile yakışıklı bir adama dönüştü, orası ayrı konu :) Ancak babam 68 kuşağı erkeklerinden; hani şu hak, hukuk, adalet, emek, doğruluk nedir bilen adamlardan. Ve o yoklukta oda dolusu kitabı olup, okuyacak derecede kültürlü. Müthiş şiirler yazar; inanılmaz güzel şarkı söyler. Giyinip süslenmeyi bilmez, ama ekmeğini taştan çıkarırmış.
İşte annem ailesinin itirazlarına karşın yapmış bu izdivacı ve henüz 18 yaşında babamla İzmir'den İzmit'e taşınarak bambaşka bir hayata adım atmış. Korkularına esir olmayıp, böyle cesur adımları o yaşında atabilmesi hep etkilemiştir beni. Bu zamanda hangimiz böyle kararları bir solukta alabiliyoruz ki... Bir de bulunduğu ortamda maddi durumu çok daha iyi olan ve daha bakımlı adamlar varken önceliklerini içsel doluluktan yana kullanması da ekseri bu zamanın kadınları için çok anlaşılabilir sayılmaz artık.
Ardından 1977 yılında İzmit'e geliş ve 1978 senesinde de ilk çocuğu olan abimi kucağına alış... Daha evliliğe belki yeni alışıyorken, anne olmak ve bir eş olmanın sorumluluğuna ek olarak belki de dünyanın en zor sorumluluğu olan anneliğe soyunmak. Bunların hepsi buram buram hayat kokan cesur adımlar hep. 1984 senesinde de ben doğdum ve suratsız bir kız çocuğu olarak girdim hayatlarına. İzmir'e göre oldukça bağnaz bir şehirde, Tüpraş'ta çalışan bir işçinin eşi olan iki çocuk annesi bir kadın oluverdi annem de daha 24 yaşındayken. Kendimi düşünüyorum da, 24 yaşındayken çalışma hayatına yeni başlamıştım ve bunun getirdiği sorumluluklar bile bana ne kadar zor gelmişti. Aslında ne kadar da büyük bir yanılsama..
Annem sadece yukarıda anlattığım gibi olduğu kadın imajı ile değil, bana eğitimim açısından verdikleri ile de beni var eden insan oldu. İlkokul 3. sınıf itibariyle benim okul haricinde evde de bir öğretmenim vardı. Ama ne öğretmen... Sanırım üniversiteyi kazanana kadar öğretmeyi bu kadar iyi bilen, hatta bence öğretmek için yaratılmış başka bir insan ile karşılaşmadım. Evde böyle bir cevher tarafından yetiştirilince de akademik hayatım hep parlak geçti. Bilkent'ten birincilikle mezun olmayı becerebildiysem bunda %80 annemin etkisi vardır, sadece %20 benden kaynaklıdır. O bana öğrenmeyi böyle güzel öğretmese idi, böyle bir sonuç almam mümkün olamazdı.
Bu anlattıklarımdan sebep sanmayın annem hırs küpü bir kadındır. Öyle biri olsa zaten eş seçimi babamdan yöne olmazdı sanıyorum :) Ancak erken evlenmiş bir kadın olarak benim okuyup kendi ayaklarımın üzerinde durmamı istedi hep. İçten içe erken evlenmemi istemediğini de söyleyebilirim; lakin böyle 30 yaşı bekar devireceğimi düşünmüş müydü, orasını bilmiyorum :) Aslında hırslı olmak bir yana, o bana hep kendimi geliştirmemi, olduğum yerde saymamamı öğütlerdi, hala da öyle yapıyor. Ama bu yapıcı bir duygu, beni başkaları ile kendimi karşılaştırıp sebepsiz kötü duygular beslemekten alıkoydu hep. Ah okul hayatımda tersini yapan aileler yüzünden nasıl da canım yandı benim, ne zorluklar yaşadım..
Cesaret, doğruluk, kendini geliştirme... Bunların hepsi çok güzel meziyetler annemden görerek öğrendiğim. Ama asıl önemli olan annem bana iyi bir insan olmayı öğretti. Sadece bana değil, birçok başka çocuğa da karşılığını düşünmeden dersler verdi yıllarca. Beni eğitim hayatında kendi deyimiyle başıboş bırakmamak için başladığı okul aile birliği yolculuğu yıllarca sürdü. Ve hiç zorunluluğu olmamasına rağmen annemin günlerini okulda geçirdiği bir süreçti bu. Hatırlıyorum, ben lise 2. ve 3. sınıfta iken annem haftada 3 gün gönüllü olarak okula gelip kütüphanede çalışırdı. Okula o kadar sık gelirdi ki arkadaşlarım sınıfa onun için sıra koymakla ilgili ciddi espriler yapıyorlardı. İşte ben yardımsever olmak ne demektir onda gördüm. Hiçbir çıkarı yokken insanlara iyilik yapmak, onların hayatlarına dokunmak ve değiştirmek.. İşte ben bunların hepsini annemden öğrendim.
İşte böyle... Çok da uzatmadan yazabildiğim kadarı ile annemin bana kattığı değerler bunlar. Şu anda olduğum insan onun kardığı harçtan oluştu ve bu hale geldi. Ve ben olduğum insandan mutlu isem bu onun sayesinde. Çünkü o bana anne gibi anne olmanın ne demek olduğunu öğretti.
Allah Valide Sultan'ı başımdan eksik etmesin daha uzun uzun yıllar boyunca :)
Annem yaşadıkları ile, yaşattıkları ile benim üzerimde en büyük etkiye sahip insan. Beni sadece etten kemikten değil; duygu ve düşünce yönünden de var eden kişi. Ve biliyorum ki sadece benim için değil, etrafımdaki birçok insan için de bu böyle. Eski okul arkadaşlarımdan okuyanlar varsa, evet, aynen öyle dediklerini duyar gibiyim. Neden böyle dediğimi yazımı okudukça anlayacaksınız.
O, Boşnak bir baba ile Giritli bir annenin kızı olarak İzmir'de doğmuş. Ailesinin iki erkek çocuktan sonraki tek kız çocuğu. Babasının bir manifaturacı dükkanı var. Hazır tekstilin yaygın olduğu bir dönem değil 60lı yıllar, dedem de otomatikman zengin eşraftan. Annem de 9 odalı bir köşkte doğup büyümüş. Hemen arka sokağı İsmet İnönü'nün İzmir'de doğduğu evin olduğu sokaktır.
Buraya kadar çok parıltılı bir hikaye gibi geliyor. El bebek, gül bebek yetişen ailenin şımarık kızı diyor insan. Ama ne yazık ki bu durum uzun süre devam etmemiş. 14 yaşında babasını, 17 yaşında ise annesini kanserden kaybetmiş. Aile büyüklerinin vefatından sonra abileri kendi dertlerine düşmüşler ama bizim kızı sarıp sarmalamak akıllarına gelmemiş.
Bir yandan kaybedilen sevgilerin yerini doldurma telaşı.. Diğer yandan abilerinin ihtiyaç duyduğu ilgiyi gösterememesi... Son olarak hikayeye bir de o 1970'li yıllara özgü masalsı aşk hikayelerinden biri eklenince kendisini 18 yaşında babamla evlenmiş bulmuş. Annem zengin manifaturacının kızı, babamsa aynı mahallenin fakir ayakkabıcısı. Babam annemle karşılaştırıldığında ne daha güzeldir, ne de daha alımlı. Son yıllarda saçlarının beyazlaması ile yakışıklı bir adama dönüştü, orası ayrı konu :) Ancak babam 68 kuşağı erkeklerinden; hani şu hak, hukuk, adalet, emek, doğruluk nedir bilen adamlardan. Ve o yoklukta oda dolusu kitabı olup, okuyacak derecede kültürlü. Müthiş şiirler yazar; inanılmaz güzel şarkı söyler. Giyinip süslenmeyi bilmez, ama ekmeğini taştan çıkarırmış.
İşte annem ailesinin itirazlarına karşın yapmış bu izdivacı ve henüz 18 yaşında babamla İzmir'den İzmit'e taşınarak bambaşka bir hayata adım atmış. Korkularına esir olmayıp, böyle cesur adımları o yaşında atabilmesi hep etkilemiştir beni. Bu zamanda hangimiz böyle kararları bir solukta alabiliyoruz ki... Bir de bulunduğu ortamda maddi durumu çok daha iyi olan ve daha bakımlı adamlar varken önceliklerini içsel doluluktan yana kullanması da ekseri bu zamanın kadınları için çok anlaşılabilir sayılmaz artık.
Ardından 1977 yılında İzmit'e geliş ve 1978 senesinde de ilk çocuğu olan abimi kucağına alış... Daha evliliğe belki yeni alışıyorken, anne olmak ve bir eş olmanın sorumluluğuna ek olarak belki de dünyanın en zor sorumluluğu olan anneliğe soyunmak. Bunların hepsi buram buram hayat kokan cesur adımlar hep. 1984 senesinde de ben doğdum ve suratsız bir kız çocuğu olarak girdim hayatlarına. İzmir'e göre oldukça bağnaz bir şehirde, Tüpraş'ta çalışan bir işçinin eşi olan iki çocuk annesi bir kadın oluverdi annem de daha 24 yaşındayken. Kendimi düşünüyorum da, 24 yaşındayken çalışma hayatına yeni başlamıştım ve bunun getirdiği sorumluluklar bile bana ne kadar zor gelmişti. Aslında ne kadar da büyük bir yanılsama..
Annem sadece yukarıda anlattığım gibi olduğu kadın imajı ile değil, bana eğitimim açısından verdikleri ile de beni var eden insan oldu. İlkokul 3. sınıf itibariyle benim okul haricinde evde de bir öğretmenim vardı. Ama ne öğretmen... Sanırım üniversiteyi kazanana kadar öğretmeyi bu kadar iyi bilen, hatta bence öğretmek için yaratılmış başka bir insan ile karşılaşmadım. Evde böyle bir cevher tarafından yetiştirilince de akademik hayatım hep parlak geçti. Bilkent'ten birincilikle mezun olmayı becerebildiysem bunda %80 annemin etkisi vardır, sadece %20 benden kaynaklıdır. O bana öğrenmeyi böyle güzel öğretmese idi, böyle bir sonuç almam mümkün olamazdı.
Bu anlattıklarımdan sebep sanmayın annem hırs küpü bir kadındır. Öyle biri olsa zaten eş seçimi babamdan yöne olmazdı sanıyorum :) Ancak erken evlenmiş bir kadın olarak benim okuyup kendi ayaklarımın üzerinde durmamı istedi hep. İçten içe erken evlenmemi istemediğini de söyleyebilirim; lakin böyle 30 yaşı bekar devireceğimi düşünmüş müydü, orasını bilmiyorum :) Aslında hırslı olmak bir yana, o bana hep kendimi geliştirmemi, olduğum yerde saymamamı öğütlerdi, hala da öyle yapıyor. Ama bu yapıcı bir duygu, beni başkaları ile kendimi karşılaştırıp sebepsiz kötü duygular beslemekten alıkoydu hep. Ah okul hayatımda tersini yapan aileler yüzünden nasıl da canım yandı benim, ne zorluklar yaşadım..
Cesaret, doğruluk, kendini geliştirme... Bunların hepsi çok güzel meziyetler annemden görerek öğrendiğim. Ama asıl önemli olan annem bana iyi bir insan olmayı öğretti. Sadece bana değil, birçok başka çocuğa da karşılığını düşünmeden dersler verdi yıllarca. Beni eğitim hayatında kendi deyimiyle başıboş bırakmamak için başladığı okul aile birliği yolculuğu yıllarca sürdü. Ve hiç zorunluluğu olmamasına rağmen annemin günlerini okulda geçirdiği bir süreçti bu. Hatırlıyorum, ben lise 2. ve 3. sınıfta iken annem haftada 3 gün gönüllü olarak okula gelip kütüphanede çalışırdı. Okula o kadar sık gelirdi ki arkadaşlarım sınıfa onun için sıra koymakla ilgili ciddi espriler yapıyorlardı. İşte ben yardımsever olmak ne demektir onda gördüm. Hiçbir çıkarı yokken insanlara iyilik yapmak, onların hayatlarına dokunmak ve değiştirmek.. İşte ben bunların hepsini annemden öğrendim.
İşte böyle... Çok da uzatmadan yazabildiğim kadarı ile annemin bana kattığı değerler bunlar. Şu anda olduğum insan onun kardığı harçtan oluştu ve bu hale geldi. Ve ben olduğum insandan mutlu isem bu onun sayesinde. Çünkü o bana anne gibi anne olmanın ne demek olduğunu öğretti.
Allah Valide Sultan'ı başımdan eksik etmesin daha uzun uzun yıllar boyunca :)
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
